9 Ocak 2012 Pazartesi

İŞİN UCUNDAN TUTMAK

Bir kadın ve bir erkek aynı evi paylaştığı halde, nasıl oluyor da kadının evdeki her ıcık cıcıktan haberi olurken, erkeğin olmuyor?

İkisi de çalışıyor, evde geçirdikleri süreler aynı. İkisi de ev işlerinden üzerine düşenle meşgul oluyor. Yani bütün iş güç kadının üzerine yığılı değil. Adam da elinden geldiğince işlerin ucundan tutuyor. Kadına yardımcı oluyor.?

Kilit nokta bu mu yoksa? Yardımcı olmak. Yani, kadın işleri sahiplenirken, adamın işin ucundan tutması  mı? Ucundan tuttuğun bir şeyi sahiplenmezsin, sahiplenmediğin bir şeyin de ıcığını cıcığını bilmezsin.

Evet öyle olmalı. 
Adam sofrayı kaldırır ama, kurmak aklına gelmez. 
Bulaşık makinesini boşaltır, ama bulaşık yıkamak aklına gelmez. 
Giyecek temiz gömleği kalmadığını söyler, ama çamaşır yıkamaya kalkmaz. 
Yemek yapar ama alışveriş yapmak aklına gelmez. Alışverişten kastettiğim şarküteri alışverişi değil. İşin o kısmını pek güzel yaparlar. Çok güzel peynir, pastırma, sucuk seçerler. Ama akıllarına temel mutfak malzemelerini yani, salça, yağ, patates, soğan, tuz, şeker vb. almak gelmez. 

Bütün bunları yapan, alan, organize eden  kadındır. İsterse CEO olsun. Evinde dizi dizi yardımcıları bulunsun. O yardımcları bulup işe alan, yapılacakları planlayıp sıralayan, evin düzenini sağlayan kadındır. Kadın evde olup biten herşeyi, neyin nerede olduğunu, eksiğini gediğini, evin ihtiyaçlarını  bilir. Erkeğin aklına bile gelmez. 

Şimdi nereden çıktı bu diyorsunuz değil mi? Çünkü benim herşeye yardımcı, her işin ucundan tutan kocam, en soğuk günlerde giydiği montunu bulmak için, bütün odayı alt üst etti, resmen savaş alanına çevirdi. Bana da montu bulunduğu yerden alıp ona vermek, sonra da  bütün o dağınıklığı toplamak  düştü. 

Montu askıdan alıp vermek 1 dakika, ortalığı toplamak 1 saat. Hırsımdan ağlayacaktım neredeyse.  Her yeri, her şeyi didik didik etmiş. Ve buna rağmen gözünün önündeki montu görmemiş.

Şimdi ben öfkemi yatıştırmak için yazı yazıyorum. O yaptıklarını çoktaan unutmuş, horul horul uyuyor.

Aaa, harbiden horluyor bu adam. Ters mi yattı ne?
Sabah söylesem horladığını hayatta inanmaz. 
Kamera nerede, kameraya alayım.







 

7 Aralık 2011 Çarşamba

BUGÜN YAĞMUR VAR İSTANBUL'DA

Bugün yağmur var.

Şakır şakır değil, usul usul yağan, ortalığı mis gibi toprak kokutan bir yağmur.

Öyle ki, kaçınmak yerine, uzun uzun yürümek istiyor canınız.

Saçlarınız, üstünüz başınız  hafiften nemlenirken, sıcacık bir bardak çayın hayalini kurmak istiyorsunuz.

Ya da sıcacık bir odada, pencere önündeki bir kanepede oturup, sokağı seyretmek de güzel olurdu.

Yine çay bardağı elinizde.

Ama bu sefer yalnız değilsiniz.

Arkadaşlarınız var yanınızda.

Kız arkadaşlar..

İnce ince yağan yağmur altında hafiften ıslanan sokağı seyrederken, sohbet de edebileceğiniz arkadaşlar.

Çay içinizi, sohbet yüreğinizi ısıtacak.
Dışarıdaki soğuğa inat sımsıcak olacaksınız.

2 Aralık 2011 Cuma

İpek Hanım'ın Çiftliği ya da Pınar Kaftancıoğlu; Sizi Allah mı çıkardı karşıma?

Uzun bir süredir sağlıklı beslenmeye takmış durumdayım.
Ne kadar uzun derseniz; taa kızıma hamile olduğum zamandan beri. Yani şöyle böyle 11 senedir.


Hamileydim. Doktorumun bana ilk söylediği şey, bu bir hastalık değildir normal hayatına devam edeceksin; ikinci söylediği şey ise, artık karnındaki bebeği de düşünecek ve ona göre besleneceksin olmuştu. Ardından da bütün hazır gıdaları yasaklamıştı.


Annelerimizin usulu ile beslenmeye geri döndüm böylece. 
Hazır çorbaların yerini, tarhana, mercimek aldı, Et bulyonların yerini de evde kaynatılıp süzülmüş et suyu. Sonra sıra yoğurda, salçaya, zeytine geldi. Hepsi evde yapılır oldu.


Kızım büyüdükçe beslenme konusuna daha ciddiyetle eğilir, daha çok araştırır oldum. Çünkü aklıma daha fazla soru takılıyordu. Mesela yoğurdu evde yapıyorduk, iyi güzel de bakalım aldığımız süt yeterince sağlıklı mıydı? Kutu sütlerden yoğurt tutmuyordu. Demek ki içlerinde doğal olmayan bir şey vardı. Ya da salçayı yapıyorduk ama,domateslerdeki hormonlar, tarım ilaçları ne olacaktı?


Böylece organik gıdalarla tanıştım. Marketlerden bulabildiğim organik gıdaları satın almaya başladım. Ama yine bir sorun vardı. Kuru gıdanın organiğini bulmak kolaydı da, sebzenin organiğini bulmak pek kolay olmuyordu. Bir de güven meselesi vardı tabii. Malum burası Türkiye, işini uyduran herkes istediği sertifikayı alabilirdi. Kim kontrol edecekti ki? Organik üretim yapan, güvenilir, vicdanlı bir kaynak bulmak gerekiyordu.


Sonra birgün gazetede bir röportaj okudum. Ayşe Arman'ın İpek Hanım Çitfliği'nin sahibesi Pınar Kaftancıoğlu ile yaptığı bu röportajı neredeyse soluksuz okudum.  Ve bittiğinde EVREKA diye bağırmak istedim.


Birkere, yaşam öyküsüyle çarptı beni Pınar Kaftancıoğlu.  Karşımda, hayattan korkmayan, mücadeleden vazgeçmeyen ve çok ama çok çalışkan bir kadın vardı. Bütün bu özellikler güven ve hayranlık uyandırdı bende.


İpek Hanım'ın Çiftliği'nde eski usullerle, yerli tohumlarla , güvenle satın alıp tüketebileceğimiz gıdalar yetiştiriliyor. Dahası çiftliğin bulunduğu köydeki herkesi organize etmiş Pınar Hanım. Böylece gittikçe genişleyen bir kitlenin ihtiyaçlarına cevap verir hale gelmişler. Artık sebzeden meyeveye, kuru bakliyattan, süt ürünlerine, un ve un ürünlerine, hatta sabuna varıncaya değin çok geniş bir ürün yelpazeleri var. Üretebildiklerini kendileri üretiyorlar, üretemediklerini de, kendi kontrolleri altında başka çiftliklerd hatta başka şehirlerde ürettiriyorlar.


İpek Hanım çiftliğinden sipariş vermek çok kolay. Önce www.ipekhanim.com adresine bir tıklıyorsunuz, sonra oradan Pınar Hanım'a bir mail gönderiyorsunuz. Pınar Hanım da sizi mail listesine alıyor. Bundan sonra her cumartesi size o hafta satışta olan ürünlerin bir listesi geliyor. O listeden seçim yapıp sipariş veriyorsunuz. Bir kaç gün içinde koliniz  kapınızda. Ödemeyi de ister siparişi geçer geçmez, isterseniz koliniz elinize ulaştıktan sonra yapın. Size kalmış.


Ben ilk siparişimi geçen hafta verdim.Gelen herşey inanılmazdı. çok güzeldi. Bu hafta ikinci siparişi geçtik. yarın elimizde olacak. Bu sefer, peynir, köy ekmeği gibi şeyler de söyledim. Heyecanla bekliyorum. Bakalım nasıl olacaklar.









22 Kasım 2011 Salı

Kocamustafapaşa Sokakları

Bir süredir Kocamustafapaşa’yı keşfetmekle meşgulum. Gönüllülükten değil tabi,  mecburiyetten. İşyerim orada olunca,  şehrin bu en eski  semtine ister istemez aşina olmaya başladım.  Özellikle de işe gidip gelirken, Vatan, Millet caddelerinin trafiğine girmemek için ara sokaklar keşfedip, oralardan slalomlar yaparak geçerken, hem semti tanıyorum hem de semt sakinlerini.

Semt eski bir semt, dolayısıyla, sokaklar plansız , eğri büğrü ve daracık.  Evler de sokaklar gibi eğri büğrü, eski,  yıpranmış. Belli ki plansız, izinsiz yapılmış çoğu. Onlar bir plana uyacakken, imar planı mevcuda uydurulmuş.  Semtteki her boş alana bina kondurulduğu için ve binaların bahçesi de olmadığı için ciddi anlamda park sıkıntısı var.  Herkes arabasını sokağa park ediyor doğal olarak. Böylece o daracık sokakların bir tarafına araba park edilince, sokak iyice daralıyor ve ancak tek arabanın geçebileceği kadar yer kalıyor. Trafik bu durumu kimi sokakları tek yön ilan ederek çözmeyi uygun görmüş.  Buraya kadar şehrin diğer eski, sıkışık yerleşimli semtlerinden pek farklı değil burası da. Farkı birazdan anlatacağım.

Türk vatandaşının genel eğilimi bellidir; kurallar ihlal edilmek içindir, nizami uygulamalar da dostlar alışverişte görsün için.  Fırsatını bulduk mu değerlendiririz. Trafik sıkışıksa, emniyet şeridine kaçarız,  yol boşsa kırmızı ışıkta geçeriz, kimse yoksa tek yöne tersten dalarız. Tamam kural ihlal ederiz ama, yine de akıl mantık çerçevesinde yaparız bu işi. Mesela aracımızı yol ortasında bırakıp tarfiği kitlemeyiz. Bunu yapanacak kadar akıl mantık ve sağduyusunu kaybetmişler tabi ki vardır ve zaman zaman karşımıza çıkar. Ama azınlıktadır diye biliyordum. Kocamustafapaşa’ya geldikten sonra gördüm ki, bu azınlık kesim burada ikamet ediyor. Çünkü hergün bir veya bir kaç tanesiyle karşılaşıyorum.

Mesela arabayla giriyorum bir sokağa, tek yön,  sokaklar solucan gibi kıvrıla kıvrıla gittiği için başını sonunu pek görmeden ilerliyorum ki, karşıdan bir araba, ters yönde oluşuna aldırmadan bana doğru son sürat geliyor.  Kaçacak, yol verecek hal yok. Kim daha inatçıysa o yerinde kalıyor, diğeri geri gidip yol veriyor.  Ya da daha kötüsü,  solucan misali sokakta kıvrıla kıvrıla giderken, birden önüme bir araba çıkıyor. Araba doğru yönde, ama sokağın tam ortasında duruyor. Bir yere giitmiyor.  “5 dakka işim var dönücem” yazısı eksik üstünde.  Şoförü nereye gitmiş, ne yapacak, ne zaman döner bilinmez. Az ilerideki boşluğa park edip yürümeye üşenmiş belliki, arabayı öylece bırakıvermiş yol ortasına.

Be adam ne diye sokağın ortasına park edersin, oradan geçenleri düşünmezsin diye söylene söylene geri vitese takar, kah sağımda, kah solumda park edilmiş araçlara çarpmamaya gayret ederek, bütün o slalomları sil başta yapa yapa geri gider, sağa sola kaçabileceğim bir sokak ararım.  Tam  buldum bitane deyip dalarım ki, sokağın çıkışında bir belediye arabası çıkışı kapatmış, yol çalışması yapıyor.  Belediyeye  söylenecek halimiz yok, tekrar tak geri vitese, başka bir çıkış yolu ara. Tabi bu arada dua ediyorum  arkamdan başka araba gelmesin. Gelirse yandım. Bütün arabaların duruma ayıp, geri gitmeye razı olması, 5 dakikalık, korna, klakson, camlardan uzanmış bilimum el kol harketlerinden sonra mümkün oluyor.

Nihayet boş bir sokak bulup giriyorum tekrardan, bu arada varış noktası her denemede biraz daha uzaklaşmakta.  Olsun, en azından umut var. Geze dolaşa eninde sonunda gideceğim yere varacağım umudu.  Ama Silivrikapı’dan Kocamustafapaşa merkeze çıkabilmek için, Yedikule, Cerrahpaşa dolanıp gelmişim ne gam. Geldim ya sonunda. Gerçi ilk zamanlarda, henüz semtin yabancısyken, umutsuzluğa kapıldığım da olmuyor değildi. O kargacık burgacık sokaklarda, iki ileri bir geri bir çıkış bulabilmek için dolanırken, oradan hiç çıkamayacakmışım hissine kapıldığım da olmuyor değildi.  Çok şükür aştım artık bunları.

Burada hizmet veren kamu görevlilerinin de aklı bir değişik işliyor. Bir süredir, Büyük Şehir Belediyesi’nin İstanbul’da bir uygulaması var. Ara sokaklardaki asfaltı söküp, parke taşıyla kaplıyorlar. Amaç, yağmur sularının asfaltta birikip, kanalizayonu doldurup taşırıp, denize gitmesine engel olmak. Parke taşların aralarından sızan sular toprak tarafından emiliyor ve hem taşkınların önüne geçilmiş oluyor hem de yer altı su kaynakları besleniyor.  Parke taşlı yolda araba sürmek, arabaya zarar verdiğinden, mahalle aralarındaki, trafiğin az olduğu sokaklarda yapılıyor bu uygulama. Anadolu yakasında bizim mahallede yapıldı. Kadıköy’de pek çok yerde de yapıldığını biliyorum.

Bir süredir Kocamustafapaşa’da da belediye sokakları kapatıp çalışıyor.  Baktım, asfaltı söküyorlar. Kenarda duran taşlardan anladığım kadarıyla yolu kaplayacaklar.  Hah dedim, bu güzel uygulama buraya da gelmiş. Ama işte bu zavallı eski semtin ne günahı varsa artık, kel başa şimşir tarak gerekmez misali, en iş bilmez, en sağduyudan yoksun adamları burada istihdam etmişler. Parke taşı döşemeyi ne için yaptıklarını unutuveriyorlar ve asfaltını söktükleri sokağa önce beton döküyorlar, arkasından parke taşıyla kaplıyorlar.  Kulaktan kulağa oyununu hatırlattı bana bu akıl almaz iş.  Anadolu yakasında güzel güzel başlamış. Denizi geçerken, birilerinin kulağına su kaçmış, tam duyamamış olacak ki  uyduruvermiş. “Güzelim taşları toprağa döşeyecek halimiz yok. Yamuk filan olur, büyükşehirden zılgıtı yeriz” diye düşünmüş olacaklar.  Sonra da yol düzgün dursun diye, önce beton dökmeyi uygun görmüşler.

Kızayım mı güleyim mi bilemedim. Artık  kazanmaya başladığım bir genişlik ve hoşgörüyle kendime “boşveeer, sen mi düşünecen” dedim.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Sağlık Politikası Sağlıklı mı?

Noyan Doğan Hürriyet gazetesinde yer alan Pazartesi günkü yazısında  ( http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19065395.asp) sağlıktaki mevcut politikayı eleştiriyor ve “ne kadar sürdürülebilir” diyor.
Mevcut politika nedir? Sözde herkese eşit, ücretsiz sağlık hizmeti sunuluyor. Sözde diyorum çünkü, bir kere eşit değil. Bazıları (kim oldukları malum) daha iyi ve kapsamlı hizmet alıyor geri kalanı eh işte.

İyi hizmet alan bazılarının diyecek  lafı olamaz. Rabbim nereyi derse orada devlet kesesinden tedavi olyorlar. Ama geriye kalan kitle için durum sanıldığı ve sunulduğu kadar parlak değil maalesef. Boğazları ağrıdığında  kolayca tedavi olabiliyorlar  da, ciddi bir rahatsızlık söz konusu olduğunda gelirlerine bakılmadan ellerini ceplerine atmaları, ya da kaderlerine razı olup, gittiği yere kadar yaşamayı kabullenmeleri gerekiyor.

Noyan Bey’in Ücretsiz ve kolay ulaşılır sağlık siteminden  kast ettiği sanırım her mahallede açılan Aile hekimliği merkezleri. Her mahallede zaten var olan  ve uzman doktorlar barındıran sağlık ocaklarının adını değiştirip, uzman doktor yerine pratisyen hekim koyup, aile sağlığı merkezi yaptılar. Evet artık bebeğiniz varsa aşı zamanı geldi  diye arıyorlar sizi. Kesinlikle güzel bir şey. Ama oğlumun (özel) çocuk doktorunun kesinlikle yapmayın dediğini, ASM’deki pratisyen hekimimiz, kulaktan dolma (o da yanlış) bilgisiyle, yapın diye önerebiliyor. Dolayısıyla aile sağlığı merkezindekilerin hiç birine güvenemiyorsunuz.  İmkanınız varsa, özel doktora gitmeye devam ediyorsunuz. Eski sağlık ocaklarında en azından çocuk doktoru, dahiliye doktoru ve bir jinekolog bulunurdu. Çocukların aşılarını belki anneler takip etmek zorundaydı ama, cüzi bir ücret karşılığında işini bilen uzmanlarla muhatap olurdunuz.

Noyan Bey bir de halkın özel hastanelerde tedavi görmesine imkan yaratıldığından bahsetmiş. Hangi hastane ve hangi halk olduğunu çok merak ettim doğrusu.  Benim gibi SSKlı çalışan halk değil herhalde. Bir kere bütün özel hastanelerde SSK anlaşması yok. Ben Anadolu Yakasında oturuyorum. Benim bildiğim adam gibi hastanelerden, bir Medical Park, bir de Medipol’de var anlaşma. Zaten,anlaşmalı  özel hastaneye gittiğimizde de öyle bir hasta katılım payı çıkartıyorlar ki karşımıza, zaten SSK anlaşması olmayan bir özel hastanede de aynı parayı ödeyerek tedavi olabilirsiniz.

 Örnek mi? Çok kolay, geçen yıl bizzat ben tecrübe ettim. Hamileydim.  Doğum mecburen sezaryen ile gerçekleşecekti.  Bu yüzden işin maddi yönünü düşünüp SSK ile anlaşması olan bir özel hastanede doğum yapayım dedim. Hasta katılım payı aldıklarını biliyorum ya, neyse veririz diye düşündük. Medical Park’tan fiyat aldım.  Epidural anestezi ile sezaryen için. 3 bin lira civarında bir fiyat verdiler bana ( Beni ameliyat edecek olan doktoru da ben dışardan getirecektim üstelik) . Bu hasta  katılım payı bu arada. Hastane masrafının tamamı değil. Üstünü SSK dan alacaklar.  Bunun üzerine doktorumun tavsiye ettiği özellikle doğum konusunda isim yapmış, köklü bir başka hastaneye gittim. Onların SSK anlaşması yoktu. Hastane masraflarının tamamını ben ödeyecektim. Bana çıkarılan fiyat aynı koşullar için  3250 TL idi.  Tabi ki ikinci şıkkı tercih ettim. Birilerinin benim üzerimden SSKdan ekstra para kazanmasına  aracı olmak istemedim.

Devlet hastanelerinin durumu ise perişan.  Güya randevu alıp da gidiyorsunuz muayne olmaya. Bir kere randevu için illa internetiniz olacak.  Devletimiz gayet moderndir. Her evde bilgisayar ve internet bağlantısı vardır, yoksa da olmalıdır.  Çünkü başka türlü randevu alma şansınız çok düşük. İnternette bile epey bir süre köşe kapmaca oynuyor, pes etmezseniz randevuyu kapıyorsunuz.  Randevuyu alıyorsunuz da, o saatte, doktoru yerinde bulabilirseniz muayne oluyorsunuz. Vaktiniz varsa saatlerce beklersiniz,  benim gibi çalışan biriyseniz, patrondan azar işitmeyi göze alamayıp, muayne olmaktan vazgeçersiniz ve hastalığınızın kendiliğinden geçmesi için dua edersiniz.

Şimdi diyelim, inatçı çıktınız, randevuyu kaptınız, o gün şanslı gününüzdeydiniz doktor sadece 45 dk rötarla muayne etti sizi. Belirtilerden emin olamadı bazı tahliller istedi.  Kan ve idrar tahlili ise şanslınsınız, verirsiniz biter gider. Ama  tomografi, MR gibi bir cihazla görüntüleme isterse, yandınız.  Artık kaç ay sonraya gün verilir, bilinmez. 45 günden erken olursa şanslısınız demektir. O sürede kırıldığı şüphelenilen kemik kaynamış, olduğu varsayılan kanser ilerlemiş, devletimizi ırgalamaz. Bekleyeceksin kardeşim.  Haa bu arada Türkiye MR ve tomografi cihazı enflasyonu olan bir ülke. Her  isteyen getirip bir merkez açıyor.  Ama cebinizde çoook paranız varsa oralardan hizmet alabiliyorsunuz. Öte yanda, Devletin hastanesindeki tek makinada insanlar kuyruk olmuş ne gam. 

Teşhis konuldu. Sıra geldi tedaviye,  SSKnın onayladığı ve muadil oldunu ileri sürdüğü ilaçlarla yetinmek zorundasınz. Daha etkilisini, iyisini talep etme hakkınız yok. İsterseniz, kendi cebinizden ödeyip alırsınız.  Devletimizin yeterli gördüğü sürece tedavi olursun.  O sürede iyileştin iyileştin, iyileşemedin kaderine küs. Senin de ömrün buraya kadarmış  n’apalım. Örnek mi. Kanser tedavisi gören bir arkadaşıma koruma dönemi için ilaçları olması gereken süresinin yarısında ödendi. Yanlış olmasın ama. Koruma dönemi tedavisi min. 2 yıl olması gerekirken, devletimiz 1 yıl ödüyormuş sadece.  Üzerini fuzuli buluyor. 

Aslında sağlık politikalarına bakılırsa, SSKlı vatandaşları fuzuli buluyorlar da, naapsınlar, topladıkları verginin büyüğü onlardan geliyor. O yüzden vazgeçemiyorlar.  Ekonomik ömrünü tamamlayana kadar idare ediyorlar. Masraf çıkarmaya başladığında gözden de, elden de çıkarıveriyorlar.

Geçenlerde eve temizliğe gelen hanım anlattı. 12 yaşındaki kızı şeker hastası. Eşi sırf çocuğun ilaç masraflarını SSKdan karşılayabilmek için emeğini  sömüren, zor durumda oluşunu kullanan bir firmada asgari ücretle  çalışıyor. Hem de bayram seyran, hafta sonu demeden. Yıllık izin filan kullanmadan.  Geçenlerde SSK açıklama yapmış, bazı ilaçlarını artık karşılamayacaklarmış. Kısıntıya gidilen, çocuğun sağlıklı bir gelişim  gösterebilmesi için elzem olan bir ilaç. O ilaç olmayınca, ölmüyorsun. Ama çocuksan, gelişimin yavaşlıyor, şeker nedeniyle iç organların yavaş yavaş tahrip oluyor.  SSK demiş ki organlarda hasar yoksa ilaç da yok. İyi de ilacı zaten  hasar olmasın diye alıyor o çocuk. Ama kime anlatıyorsun. Aylık epey bir para tutuyor ilaç ve kadıncağız, ne yapacağını şaşırmış, durumda.

Hani SSK bütün tedavi masraflarını, karşılıyordu? Hani bütün hastaneler açıktı? Hani ücretsiz sağlık hizmeti?
Dostlar alışverişte görsün hizmeti bunun adı. Boğazın ağrıyorsa, bedava muayne, bedava ilaç. Nasılsa doktor pratisyen, maaşı üç kuruş, tedavisi desen o da ucuz. Allah daha ciddi hastalık vermesin. Çünkü paranız yoksa gerçekten Allah’a emanetsiniz.

Oysa tam tersi olmalı, boğazım ağrıdığında eczaneden bir tane 3 liralık  thera flu alıp  kendimi tedavi etmeyi ben de becerebilrim.  Devlet beni ciddi sağlık problemleriyle karşılaştığımda kollamalı. Neyse beni hayatta tutacak, sağlığımı kazanmamı temin edecek tedavi, onu yapmalı, ücretsiz tarafından.  Rabbim nerede isterse orada tedavi olan şanslı azınlığın ve avanelerinin tedavi masraflarını benim üzerime yıkıp, sonra da sağlık harcamaları çok yüksek deyip,  faturasını bana kesmemeli.

Ama nerde o sağduyulu, vicdanlı politikacılar. 40 yaşıma geldim, bu güne kadar bilmem 3 tane görebildim mi?

17 Ekim 2011 Pazartesi

Kitap Okuma Alışkanlığı

Geçenlerde Doğan Hızlan’ın eski bir yazısını okudum. Edebiyat öğretmenleri isyanda diyordu. Öğrencilere kitap okutmakta zorluk çekiyorlarmış. Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirlediği 100 temel eserden kitap seçmeleri istenince, öğrenciler en ince olanını seçmeye gayret ediyormuş. Bu kitapları okumak istemiyorlarmış. Doğan Hızlan da öğrencilerin bu durumuna mazeret buluyor kendince. Evinde kitap kütüphane görmeyen çocuk nasıl kitap okusun diyor. Anne babaları ve eğitim sistemini suçluyor. Ben edebiyat öğretmenlerinin şikayetlerine de, Doğan Hızlan’ın  öğrenciler adına bulduğu mazerete de katılmıyorum.  Eğitim sistemi hakkında söylediklerine katıldığımı  belirteyim hemen.  Ama burada bahsini geçirmek istediğim konu o değil tam olarak.

İlk itirazım, “ Kitap okunan evde büyüyen çocuk kitap okur,  büyükleri kitap okumayan çocuk bu alışkanlığı edinemez” tespitine. 
Çocukken en büyük hayalim, kitap dolu bir evde yaşamaktı, çünkü bizim evde kütüphane yoktu. Ders kitabı dışında kitap okumayı fuzuli gören bir annenin çocuğuyum ben. Babamın bana her hafta hiç aksatmadan aldığı milliyet çocuk dergileri, derslerime de bir katkısı olabilir  fikriyle istisna tutulurdu o kadar.  Annemle babamın mezun olduktan sonra ellerine tek bir kitap bile aldıklarını sanmıyorum. Ben görmedim.  Ama ben de, kızkardeşim de tam bir kitap kurduyuz.  Şu an evimde bir oda kütüphane, tam hayal ettiğim gibi.  Kızkardeşimin de salonunda bir duvar kütüphanedir. Şimdi gelelim işin ilginç yanına. Kardeşimin ikizleri var.  Kız, bize çekmiş, okumayı çok seviyor.  Ona kitap yetiştiremiyoruz diyebilirim. Ama oğlan, okumuyor. Ne yaptıksa nafile.  Eşim çizgi romanlarla  kazanmış kitap okuma alışkanlığını, sonra arkası gelmiş.  Buradan yola çıkarak çizgi romanlar aldık. Klasiklerin çizgi romanları, Red Kit, Teksas, Tommiks, hiç biri fayda etmedi.

İkinci itirazım, çocukların kitap okuma alışkanlığı olup olmadığının 100 temel eser ile tespit edilmeye çalışılmasına.  Benim kızım okumayı sever. National Geographic Kids ve Bilim Teknik en sevdiği dergilerdendir.  Kitap okumayı da sever. Ama sevdiği kitaplar yerli, yabancı güncel yazarlara ait kitaplar.  Hareketli, macera ve heyecan dolu kitapları büyük bir keyifle okuyor.  Ama 100 temel eser listesindeki kitapların çoğunluğundan nefret etti.  Çünkü Balzac’ın sayfalarca süren tasvirlerini okumaktan hoşlanmıyor. Ya da Robinson Crusoe ona inandırıcı gelmiyor. Çünkü bu çocuklar bilgisayar, uçak ve tüketim çağının çocukları. GSM, GPS, USB belli bir yaşın üzerindekiler için,  bir araya gelmiş harflerken, onlar için anlam ifade eden kelimeler.  Dünyanın görülmemiş, deşilmemiş hiçbir yeri kalmadı.  Issız ada hikayesi, ancak “Lost “dizisindeki gibi bir esrar içeriyorsa cazip.  Öte yandan, Kızım , Aziz Nesin’i çok seviyor. Çünkü hikayeleri genç, dinamik,yaşlanmıyor.

Artık  mesafeler  kısa, bilgiye ulaşmak hızlı, dolayısıyla bilgiyi eskitmek kolay, çünkü arkasından büyük bir süratle yenisi geliyor. Yavaş davranırsak geride kalırız. PCleri geliştirmek herhalde 30 yıl sürmüştür. Ama şimdi 3 ayda bir model yenileniyor. Tüketim de öyle, artık sadece mevsim başında alışveriş yapılmıyor çünkü mağazalar haftada bir koleksiyon değiştiriyor.  Bu sene giyilen ayakkabı bir sonraki yıl kullanılmıyor artık.

Böyle bir ortamda gençlerden hala Onlara tümüyle yabancı bir çağa ait eserleri okuyarak, okuma sevgisi kazanmalarını beklemek anlamsız. Bence edebiyat derslerinin müfredatı yeniden gözden geçirilse ve modernize edilse;  Öğretmenler durumun sandıkları kadar  vahim olmadığını görecekler.  

19 Eylül 2011 Pazartesi

OKUL SEÇİMİ: ZOR İŞ!..

Okullar açıldı bugün. Yeni bir eğitim öğretim yılı başladı.
Çocuklar için de koşuşturmaca başladı tabi. Dersler, kurslar, aktiviteler.
Eh okullar açılana kadar da anne babalar epey telaşlanıp koşturdular. Özellikle de çocuğu  bir okula ilk defa başlayacak olanlar.

İlköğretime başlarken okul seçimi derdi var. Özel okul mu,  devlet okulu mu?
Hadi karar verdiniz diyelim. Maddi durumunuz yeterli, özel okula vereceksiniz. Ardından ikinci soru; hangi okul? Çocuğumu en iyi liseye  sokacak okul mu olsun,  çocuğumu sosyalleştirip, okumayı sevdirecek okul mu olsun?

Öncelikle şunu belirteyim; okul seçiminin öncelikle  çocuğun kişiliğine göre yapılması taraftarıyım. İkinci sırada da velilerin beklentileri geliyor.

Yani baskıya gelemeyen, dayatmalardan hoşlanmayan bir çocuğunuz varsa başka okul; iç disiplini yüksek, hırslı, başarı odaklı bir çocuğunuz varsa başka okul seçeceksiniz. Aynı şekilde, sizin beklentileriniz de önemli. Eğer çcucuğunuzu küçük bir Einstein gibi görüyor ve okuldan bunu gerçekleştirmesini bekliyosanız farklı; çocuğum okulu sevsin, mutlu mutlu okula gidip gelsin, varsın ilk 500 ün içine girmesin diyorsanız farklı okul seçeceksiniz.

Yani,  ben kızım için okul seçimini bu şekilde yaptım. Baskıya gelemeyen, zoru görünce kaçmaya ve vazgeçmeye meyilli bir kızım var.  Ben  de çocuğumu yarış atı gibi koşturmaktan hoşlanmayan, hırsları olmayan bir anneyim. Çocuğumla ilgil gelecek beklentim, büyük okullar bitirsin, büyük işlerin insanı olsundan ziyade;  okumayı, öğrenmeyi, insanları  sevsin, ufku genişlesin,  büyüyünce de sevdiği, hayatını idame ettirebileceği bir iş sahibi olsun şeklinde.  Bu düşünceyle yola çıkarak okul arayınca, önünüze ilk sırada  Denizatı İlköğretim Okulu çıkıyordu.   Biz de anasınıfından  itibaren kızımı bu okula yazdırdık. Bu yıl 5. Sınıfı okuyacak. E verdiğimiz karardan hiç pişman değiliz. Zaman içinde kızım özgüvenini geliştirdi, istediğini elde etmek için mücadele etmeyi öğrendi, okumayı sevdi ve başarının zevkli bir şey olduğunu keşfetti.

Şimdi size Denizatı’nı tarif edeyim. Birkere hırs ve başarı odaklı bir okul değil. Listelerde en üst sıralarda yer alalım, daha da başarılı görünelim iddaları yok.  Bunun için ne başka okullardan başarılı öğrenci transfer ederler, ne de içlerindeki zayıf halkaları elemek adına, ortalamanın altında kalan çocuklara yol verirler.  Çocuğun okulu sevmesi, mutlu, özgüvenli, sosyal bir çocuk olarak yetişmesi öncelikli hedefleri, okul başarısı çocuğun kapasitesi varsa zaten ardından geliyor. 

Sonra eşitlikçi bir okul. Fiyatı sabittir. O veliye, bu tanıdığa göre ayarlanmaz. Ödediğiniz paraya ilaveten bir de servis ücreti ödersiniz. Onun dışında yıl içinde başka okul harcamanız olmaz. Çocuğunuzun, defter etiketinden, saç tokasına varıncaya kadar herşeyini okul verir. Kaybederse, bozarsa yenisini verir. Böylece cocuğunuza cicili bicili okul malzemeleri alma hevesiniz kursağınızda kalır. Öte yandan, "evde yepyeni aldığınız çantanın üzerinde ter ter tepinip ben arkadaşımın çantasından istiyorum, bunu istemiyorum" krizleri yaşanmaz.  

İlköğretimde ilk 3 yıl boyunca çocuklara sınav yapılmıyor. Açık not verilmiyor. Ama birebir öğretmen veli toplantılarında çocuğunuzun gerçek durumu sizinle paylaşılıyor ve daha iyi n’apılabilinir konuşuluyor. Böylece çocuğunuz akademik olarak yetersiz olduğu duygusunu asla yaşamıyor, özgüveni zedelenmiyor; aksine yükseliyor.  

Bu ilk 3 yılda çocukların yarıştığı tek konu yıl sonunda yapılan müzik etkinliğine  katılım seçmeleri.  Benim kızım yarışmaktan hoşlanmaz. Baştan kaybedeceğini varsayarak geri çekilir. Di demem lazım. Çünkü artık bu durumu aştı. Müzik korosuna girmeyi o kadar çok istiyordu ki,  seçilemeyince resmen yıkıldı. Müzik öğretmeni bu durumu görünce onunla konuşup,  niçin koroya giremediğini açıklamış ve başka bir hedef göstermiş. Eğer isterse ve çok çalışırsa mandolin korosuna girebileceğini söylemiş. Doğruya doğru kızmın sesi yok. Herhangi bir müzik aleti çalmaya da hevesi var ama, yetenek vasat. Ama öğretmeninin teşvikiyle o koroya girmek için o kadar çok çalıştı ki, sonunda girdiğinde dünyalar onun olmuştu. İstediği herşeyi yapabileceği konusundaki özgüveni ise tavan yapmıştı.  Dahası var; geçtiğimiz yıl müzik öğretmenleri “sizin sınıftan sadece 3  kişi kaldı koroya girmeyen , onlar da başarsa okulda rekor kıracaksınız” demiş. Çünkü  normalde her sınıfta 7-8 öğrenci girebiliyor gösteri grubuna.  Bütün sınıf birlik olup, o 3 kişiye mandolin dersi verdi. Hem de ne azimle. Zaman zaman metazoruyla.  Sonuç; başardılar.  Yıl boyunca çocuklara başarıyı tadabilecekleri, farklı alanlarda böyle ufak ufak fırsatlar yaratılıyor.

Şimdi diyebilirsiniz ki, akademik başarı nerede. Hep lay lay lom olmaz ki. Ama ilk 3 yıl akademik başarıdan ziyade çcucuğun okula alışması, okulu sevmesi, özgüven kazanması ve başarıyı  tanıyıp sevmesi önemli.  Bunlar tamam olunca, akademik başarı da arkadan geliyor.  Eksik kalmıyor.  Oysa çocuk okula alışmaya çalışırken sınav olduğunda olur da matemetikten düşük not alırsa, matematik zekası yok yaftası üzerine yapışıp kalıyor ve yıllarca o yaftayı üzerinden  atamıyor.

4. sınıfta sınavlar başlıyor. Ama öyle usul usul ve hafif şekilde başlıyor ki, çocuklar şaşırıp bunalmıyorlar. ilk sınavlarda hemen hepsi 100 aldı. Bunun verdiği özgüvenle ikinci, üçüncü sınavlara girdiler ve gerçek durumlarını ortaya koyan notlar aldılar. Ama artık 100 alamamalarını, kendi yetersizliklerine değil, sınavın zorluğuna verip, daha çok çalışmaya bilendiler.

Bu arada okulun bir başka önemli özelliğinden bahsedeyim. Açıkca dile getirilmese de okulumuz  öğrenci değil ama veli seçer.  Birbirine benzer profildeki velilerin çocuklarını (ilk 3 yıl) aynı sınıfa koyar.  Böyle çocuğunuz sosyal olarak kendini ezik ya da üstün hissetme duygusunu yaşamaz.  Kolay arkadaşlıklar kurar, kolay sosyalleşir. Tabi veliler de kolay kaynaşırlar. Hatta bu kaynaşma benim kızımın sınıfında olduğu gibi, topluca (neredeyse bütün sınıf, çoluk çocuk) Alanya’ya tatile gitmeye kadar varır.  Bu kadarı da abartı demeyin doğrudur. Okul yönetimi bile bu kadar kaynaşmayı  beklemiyordu sanırım.  En son geçtiğimiz baharda trenle yaptığımız bir Eskişehir gezimiz vardı.  Bizim vagona düşme talihsizliğine uğrayan 3-5 sair yolcu şahittir.  17 tane 10 yaşında çocuk bir vagona doluşursa ne olur sorusunun cevabını hep birlikte öğrendik; Çocuklara müthiş bir eğlence, diğer yolculara da işkence J.